Kategoriler: 9. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı, Roman, Türk Dili ve Edebiyatı

Yapıyı meydana getiren birimler organik bir bağ içindedir. Yapıyı meydana getiren birimler ortak bir tema etrafında toplanır. Dilsel özellikler yapıyı oluşturan unsurlardandır. Anlatmaya bağlı metinlerde yapı; çatışma, engelleme ve karşılaşma üzerine kurulur. Bu da zıtlıklarla oluşturulur. İyi-kötü, beden-ruh, somut-soyut, güzel-çirkin, cennet- cehennem gibi biri olmazsa diğeri olmaz.

Olay Örgüsü

  • Olay örgüsü, gerçek hayattaki olayların yazar tarafından çeşitli şekillerde değiştirilerek yeniden kurgulanmış halidir.
  • Olay, esas karakteri itibariyle ‘taklit’ ve ‘yansıtma’ eylemleriyle biçimlenen masal, hikâye, roman gibi anlatıma dayalı türlerin vazgeçilmez elemanıdır. Olaysız anlatı sistemi düşünülemez çünkü olay, anlatı sisteminin ruhudur. Bir anlatım sisteminde olay -belki- yok sınırına kadar çekilebilir fakat yok edilemez.
  • Olay, romanın hayata dönük yüzü, romanın vitrinidir. Olay uydurulmaz, hayattan ödünç alınır. Ödünç alınmasına rağmen, bir romanın cazibe merkezi onun etrafında kurulur. Zaman, mekân, kişi… gibi ögeler olay için vardırlar; olayı canlı, gerçekçi kılarlar.
  • Olay örgüsü, romanın bünyesini oluşturan ve bu bünyenin en küçük ögesi olan ‘motif’ten ‘kişi’ye kadar bütün elemanlarını içine alan bir yapıdır.
  • Romanda tek bir olay yoktur. Metin birbirine sebep-sonuç ilişkisiyle bağlanmış küçük olaylar üzerine kurulur. Küçük olaylar, olay örgüsünü meydana getirir ve temel olayı besler.
  • Bir romanın, okuyucuda ‘derli toplu’ bir güzellik uyandırıp uyandırmayışı, hemen tamamıyla “olay örgüsü”nün kuruluş mantığına bağlıdır. Çünkü okuyucudaki güzellik duygusuyla birlikte heyecan ve gerilimi yaratan/yönlendiren taraf, olay örgüsüdür.

Romanlarda kullanılabilen olay örgüsü çeşitleri şunlardır:

a) Tek Zincirli Olay Örgüsü: Asıl kahraman etrafında dönen olay örgüsü tarzıdır. Yazar, okuyucunun ilgisini kahramanlardan birinin üzerinde toplamayı isterse olay örgüsünü o kahraman üzerinden düzenler. Olay, tek bir zincir halinde seyreder. Okuyucu, olayın gelişimini kahramanın macerasına bağlı olarak takip eder. Cervantes’in Don Kişot, Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt, Reşat Nuri’nin Çalıkuşu, Yakup Kadri’nin Yaban, Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu bu tarzda oluşturulmuştur.

b) Çok Zincirli Olay Örgüsü: Birden fazla kahraman arasındaki ilişkiler esas alınarak düzenlenen olay örgüsüdür. Kah-
ramanların yaşantılarının kesiştiği noktada olay örgüsü asıl olay zinciri kaynağına ulaşır. Halide Edip Adıvar’ın Handan
romanında Handan ve Refik Cemal etrafında oluşan iki farklı olay zinciri söz konusudur.

c) İç İçe (Helezonik) Olay Örgüsü: Çerçeve hikâye tekniğinin kullanıldığı kurmaca metinlerde görülür. En dışta diğer hikâyelerin bağlı olduğu bir çerçeve hikâye bulunur. Bunun dışında çerçeve hikâye ile bağlantılı hikâyeler vardır. Bu olay örgüsünün kurulması zordur. Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Romanı adlı eserinde bu olay örgüsünü uygulamıştır. Orta yaşlı Profesör Mustafa İnan’ın romanını yazış hikâyesi çerçeve olayı oluşturur. Mustafa İnan’ın hayatını anlatan olayların hikâyeleri ise iç olayı oluşturur.

Kişiler (Kahramanlar)

  • Her kurmaca eserde bulunan olay örgüsü, bu olaylarda yer alan kişileri gerektirir. Eserdeki kişiler, eserin iletisi açısından son derece önemlidir. Romanın kahramanları her sınıftan, her karakterden insanlar olabilir. Roman kahramanı üstün insan olabileceği gibi, çoğu zaman da sıradan insandır.
  • Kurmaca eserlerde, insan dışındaki varlıklar veya simgeler de kişileştirme yoluyla kahraman olarak yer alabilir. Örneğin, Herman Melville’in Moby Dick romanı ilk bakışta bir beyaz balinanın macerası gibi gözükür bize. Cengiz Aytmatov’un Kopar Zincirlerini Gülsarı romanında Kırgız atı romanın odak noktasıdır. Abbas Sayar’ın Yılkı Atı romanında kahraman bir attır.
  • Kişileri düşsel de olabilir, gerçek yaşamdan da alınabilir; ama farklı bir biçimde okuyucuya aktarılır.
  • Kişiler, ya “karakter” ya da “tip” özelliği gösterir. Anlatmaya bağlı metinlerde olayın merkezinde bulunan, ait olduğu toplumsal sınıfın veya zümrenin ayırıcı özelliklerini üzerinde taşıyan kişiye “tip” denir. Romanda olumlu, olumsuz özellikleriyle verilen, belli bir tip özelliği göstermeyen; kendine özgü özellikler taşıyan kişilere “karakter” denir.

a) Düz Kahramanlar (Yalınkat Kişiler): Son derece belirgin nitelikleri ile okuyucu karşısına çıkar ve olay örgüsü boyunca herhangi bir değişime uğramazlar. Düz karakter, insan karakterinin belli ve hâkim yönlerini temsil eder. Düz karakter, hangi ortamda bulunursa bulunsun, her zaman ve her yerde tek bir fikrin veya özelliğin sembolüdür. Düz karakterler, “tip” özelliği gösterir. Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey’le Rakım Efendi romanındaki Felatun ve Rakım, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şıpsevdi romanındaki Meftun düz kahramanlara örnektir.

b) Yuvarlak Kahramanlar: Düz kahramanın tamamen zıddı olan yuvarlak kahramanlar; psikolojik ve karakter bakımından büyük derinlik ve zenginliğe sahiptirler. Yuvarlak kahramanlar, olay örgüsü boyunca yaşanan gelişmelere göre sürekli değişir; zihnen ve ruhen büyürler. Bu sebeple onların ne zaman ne yapacağı pek belli olmaz. Yuvarlak kahramanlar, “karakter” özelliği gösterir. Namık Kemal’in İntibah’ındaki Ali Bey, Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’ndaki Feride, Halide Edip’in Sinekli Bakkal’ındaki Rabia yuvarlak kahraman özelliği gösterir.

Roman veya hikayede yer alan kişiler üstlendikleri fonksiyonlarına göre şöyle sınıflandınlabilir:

a) Başkişi (Başkahraman): Eserdeki en önemli kişidir. Başkişilerin iç dünyaları ve hayatları ayrıntılı bir şekilde ortaya konulur. Yazar, eserini, tasarladığı başkişiye hayat vermek için kaleme alır. Okuyucu da başkişiye bağlı olarak tepkilerini verir. Diğer kişiler, onun ön plana çıkmasını sağlar adeta. Başkişiye, “asıl kahraman” adı da verilir.

b) Karşıt Kişi (Karşıt Kahraman): Kurmaca eserler, çatışmaya dayanır. Başkişinin karşısında yer olan ve onunla zıt özellikler gösteren kişiye “karşıt kişi” denir. Karşıt kişi, başkişi ile mücadele eder. Karşıt kahraman ahlak kuralları, yasalar, töre gibi şeyler de olabilir.

c) Yardımcı Kişi: Başkişi veya karşıt kişilerin isteklerini gerçekleştirmede başvurdukları kişilerdir. Kurmaca eserlerde en çok rastlanan kişilerdir.

d) Dekoratif Kişi: Esere renklilik ve hareketlilik kazandıran kişilerdir. Fon veya dekor işlevi görürler. Bir olayı seyreden kişiler, bir sokakta sohbete dalmış kişiler, kapıcı, hizmetçi gibi kişiler dekoratif karakteri oluştururlar.

  • Romancı, kişilerini çizer ve romanın kurmaca dünyasına yerleştirirken, onları farklı konumlarda karşımıza çıkarabilir: “Kişiler sistemi”ni meydana getiren bu figürlerin kimi “başkişi”, kimisi “dekoratif” konumda bulunabilir. Onların konum ve işlevlerini tayin eden, anlatılacak hikâyenin genel mahiyetidir kuşkusuz.
  • Kişiler psikolojik özellikleri bakımından içe dönük, dışa dönük, nevrotik olarak adlandırılabilir. Kişiler, sosyal durumları açısından, köylü, şehirli, zengin, fakir, işçi, patron olarak adlandırılabilir. Kişiler genel olarak iyi ya da kötü olarak da adlandırılabilir.
  • Roman sanatında “kahraman”, hem bir araç, hem de bir amaçtır: Araçtır; çünkü motifleri birbirine bağlar, dolayısıyla anlatıda bütünlüğün doğmasına vesile olur. Amaçtır; çünkü çoğu romanların varlık nedeni odur.

Mekân (Uzam)

  • Mekân, olayın geçtiği yerdir. Mekân kurmaca bir ögedir, hayal ürünüdür. Genellikle betimleme yoluyla ortaya konulur. Yaşanan olayların sahnesi durumundadır. Kişi ve nesnelerin birbirine olan konumunu gösterir. Hiçbir mekân gereksiz değildir, her mekânın belirli bir fonksiyonu vardır. Kişilerin kaderini etkileyecek bir düzeyi vardır.
  • Romanı oluşturan asıl unsurlardan biri olan mekân, olayın “gerçek” veya “hayalî” mutlaka bir mekâna ihtiyacı vardır. Romancı, mekân unsurunu olayların cereyan ettiği çevreyi tanıtmak, roman kahramanlarını çizmek, toplumu yansıtmak, atmosfer yaratmak amacıyla kullanabilir.
  • Mekânlar genel olarak ikiye ayrılabilir:

a) Somut Mekânlar: İnsanların gerçek hayatta yaşadıkları mekânlarla benzerlik gösterir. Somut mekânlar “açık mekân” ve “kapalı mekân” olmak üzere ikiye ayrılır. Açık mekân; “dış mekân” olarak da adlandırılır. Olayların geçtiği köy, kasaba, şehir, ülke, ova, deniz, dağ gibi mekânlar açık mekânlardır. Kapalı mekân; “iç mekân” olarak da adlandırılır. Ev, oda, daire, saray, köşk, yalı, iş yeri gibi mekânlardır. Kapalı mekânlar, kişilerin psikolojik durumunu yansıtmak için kullanılabilir. Ev, oda, daire, konak, saray, köşk, yalı sosyal ve kültürel değişmeyi anlatan birer sembol olarak da kullanılabilir.

b) Soyut Mekânlar: Bazı romanlarda mekânlar hayalî nitelik taşıyacak şekilde kullanılabilir. Bu mekânlar, yaşadığımız dünya dışında olan hayalî mekânlardır. Genelde her şeyin çok güzel, mükemmel ve benzersiz olduğu hayal ürünü yerlerdir.

  • Mekân, roman kahramanının psikolojik durumunu yansıtabilir.
  • Mekân anlatıda olayın somutlaşma işlevini de görür. Mekânla olayların anlaşılması kolaylaşır hatta roman kahramanlarının çizim ve tanıtımını da mekân sağlar.
  • Mekân, yapılan betimleme ve çağrışımlar yoluyla okuyucunun aynı mekâna bağlı birden fazla olayı yaşamasını sağlar.
  • Mekânlar simgesel olarak da kullanılabilir: Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında Fatih’in Doğu’yu, Harbiye’nin Batı’yı temsil etmesi gibi.
  • Romanların genellikle başlarında yapılan mekân tasviriyle de okuyucu, izleyen sayfalarda anlatılacak olaya hazırlanır. Klasik anlayışla kaleme alınmış birçok romanın başında böyle bir uygulama ile karşılaşırız. Sözgelimi İntibah’ta (Namık Kemal), Araba Sevdasrnda (Recaizade Mahmut Ekrem), Jön Türk’te (Ahmet Mithat), Sinekli Bakkal’da (Halide Edip Adıvar)… vs. gibi romanlarda olayların sergilenmesine geçmeden önce, olayların cereyan edeceği yerin (çevrenin) tanıtımı yapılır.

Zaman

  • Anlatılan her şey zaman içinde vücut bulduğuna göre, romancı, anlatı dünyasındaki zaman kategorilerini mantığa uygun olarak biçimlendirmelidir. En azından biçimlendirmek zorundadır. Çünkü zaman, olayları doğrulayan, olayların, okuyucu zihninde gerçekçi bir izle yerleşmesini sağlayan bir süreçtir.
  • Romanlarda kullanılan zaman kavramlan şunlardır:

a) Kozmik Zaman: Romanda, takvime bağlı olan zamandır. l. Dünya Savaşı, Balkan Savaşı, Cumhuriyet’in kuruluşu, Kurtuluş Savaşı gibi zamanlar eserdeki olayın geçtiği tarihi zaman dilimini belirtir. Bu zaman dilimi herkes için aynıdır. Belirli bir psikolojik durum veya bakış açısı için kullanılmamışsa olayın geçtiği mevsim, ay, gün, gece, gündüz, saat gibi zaman dilimleri de bakımdan değerlendirilebilir.

b) Olay Zamanı: Eserdeki olayın geçtiği zaman dilimi olay zamanı olarak adlandırılır. Konusunu Kurtuluş Savaşı’ndan alan eserlerde, anlatılan olay 19 Mayıs 1919-09 Eylül 1922 tarihleri arasındaki her günde geçmemiş olabilir. Bu tarihler arasındaki bazı ay veya günlerde geçmiş olabilir. Olay zamanı kozmik zamandan ayrıdır. Olay zamanı, kozmik zamanın içindedir ama onun akışını takip etmeyebilir.

  • Anlatıcı, kozmik zamandaki kronolojik sırayı takip edip aynen aktarabilir.
  • Anlatıcı, bazı olayları anlatırken bazı ayrıntıları atlar veya özetler; yani zamanda özetlemeye gidebilir.
  • Anlatıcı, bazen kronolojik sıralamanın dışına çıkar; kozmik zamandan geriye veya ileriye gider. Anlatıcı, zamanda geriye veya ileriye gitmede kahramanın iç konuşmalarından yararlanır.
  • Romandaki zamanı anlatıcı veya yazar üç farklı şekilde okuyucuya aktarabilir. Birincisi, yazar olayın geçtiği tarihi verir. Bunu da iki şekilde gerçekleştirir: Ya bizzat olayın kesin tarihini (yılını, ayını, gün ve saatini veya mevsimini) verir ya da olayla ilgili “o sırada”, “iki yıl sonra” gibi ibareler kullanır.

“1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gece Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucaklı köyünü eşkıya/ar bastılar ve
bir karı kocayı öldürdüler” (Kuyucaklı Yusuf, 1965: s. 7).
“Bin iki yüz seksen dört sene-i rumisi Mayıs ibtidalarında yani ewel-i baharın kemale reside olduğu öyle bir mevsimde.”
(Aşk-ı Vatan, 1994: s. 16).

İkinci yolla zamanın ne kadar sürdüğü gösterilir. Bu uygulama ile olaylar arsında bağlantı kurulur, dolayısıyla
romanda, bütünlük için gerekli olan, süreklilik hali gerçekleştirilir ve okuyucu, olayları bütün olarak algılar:
“Öğleden sonra kiracıyı görmek için sokağa çıkmış, dönüşte Beyazıt kahvesine uğramıştı. Bu birkaç saatlik gezinti…”
(Huzur, 1986: s. 49).
“Abdi bey, alkolün zihnine verdiği ‘küşayişten mi nediı; akşamdan beri ‘hatmettiği’ haberleri, ‘daha rabıtalı bir şekilde kıymetlendinrıek imkanını’ buluyordu. ” (Dersaadefte Sabah Ezanları, 1981: s. 39).

Üçüncü yol, zamanı veya olayların sunuluşunda geçen veya yaşanan süreyi hissettirmektir:
“Nevzat Hanım bütün ömrü boyunca etrafındaki/erin tazyiki altında yaşadı. ” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 1961: s. 308). “Yatsı ezanı okunurken Adnan küçük evinin avlusunda, yere çömelmiş, mumun alevini iki eliyle örterek iskemlede saate bakıyor…” (Üç İstanbul, 1998: s. 542).

  • Zaman kavramı, bizzat zamanı ifade eden, hatırlatan iz ve işaretlerle okuyucuya duyurulabileceği gibi, zamanın dışında kalan birtakım olgularla da duyurulabilir. Sözgelimi, bir dönem moda olan giysi, eşya, mobilya tarzı ve toplumsal alışkanlıklarla da zamanı somutlaştırmak mümkündür: Şapka’nın İnkılâp yılları ve sonrasını, maksi pardösünün 1970’li yılları, köye ilk traktörün girmesinin Menderes dönemini hatırlatması gibi.

Anlatıcı

  • Anlatma esasına bağlı metinlerde her eserin kurmaca dünyaya ait bir anlatıcısı vardır. Bu anlatıcı yazarın kendisi değildir. Çoğu zaman yazar ile anlatıcı karıştırılmaktadır. Yazar, üzerinde yaşadığımız gerçek dünyaya ait bir varlıktır, anlatıcı ise kurmaca dünyaya aittir. Yazar, eserini oluştururken olayı nakletmek için bir “anlatıcı” yaratır. Nakledilenler anlatıcının bakış noktasından değerlendirilir ve okura aktarılır.
  • Anlatıcı; destan, masal, hikâye, roman gibi anlatmaya bağlı metinlerde, sesini; şu veya bu tonda duyduğumuz; gizli veya açık kimliğine tanık olduğumuz bir varlıktır. Anlatıma dayalı türlerde onun varlığı bir realite olarak karşımıza çıkar. Anlatıcı, roman denilen anlatı türünün temel unsuru, aynı zamanda en etkili figürüdür. Roman, onun etrafında kurulur, kurgulanır. O olmadan hikâyeyi anlatmak, olayları nakletmek ve olayların akışında rol alan figürleri tanıtmak mümkün olamaz. Çünkü o, anlatı dünyasının hem ‘yapıcı’, hem de ‘yansıtıcı’ unsurudur.
  • İki grup anlatıcı vardır: birinci kişi yani kahraman anlatıcı ve üçüncü kişi anlatıcı. Birinci kişinin kullanımı, öykü ve romanın aslî kişisi ya da olayların içinde görev alan ikinci, üçüncü dereceden bir kişi olabilir. Üçüncü kişi anlatımı ise her şeyi bilen ilâhî anlatıcı ve gözlemci anlatıcı olmak üzere kendi arasında çeşitlilik gösterir. Bunların dışında kimi yeni romancıların denedikleri ikinci (tekil / çoğul) anlatıcılar vardır.

a) Birinci Kişi Anlatıcı: Birinci kişi, çoğunlukla olayların kendi çevresinde döndüğü ya da kendisine bağlandığı romanın aslî kişisidir. Anı nitelikli bu tür anlatımlarda daha çok günlüklerden, anı defterlerinden ve mektuplardan yararlanılır. Kişi başından geçen ya da çevresinde gördüğü, tanık olduğu ya da duyduğu olayları, gözlem ve izlenimlerini okura yazarın adına nakleder. Okur olarak biz her şeyi onun dikkatiyle görür onun duygularıyla ve yorumlarıyla elde ederiz. Bu anlatıcılar kimi zaman da olay içinde görev alan üçüncü dereceden asıl kahramanı ve çevresini tanıyan bir kişi olabilir.

b) Üçüncü Kişi Anlatıcı: İşlevleri bakımından “kahraman anlatıcıdan daha çok bilgiye ve olayları nesnel olarak değerlendirme şansına sahiptir. Bu anlatıcıya ilâhî anlatıcı denmesinin sebebi olay içinde yer alan kişilerin geçmişleri, gelecekleri, içlerinden geçenleri bilen olağanüstü güce ve sezgiye sahip olmasıdır. Bu anlatıcılar kahramanların ruh dünyasını çözümlemede oldukça etkili bir görev üstlenirler. Üçüncü kişi anlatımının bir başka şekli gözlemci / müşahit anlatıcıdır. Roman, öykü kahramanların tanıyan kişi konumundaki anlatıcı, kahramanları adım adım takip ederek gördüklerini, bildiklerini naklederken bir kamera tarafsızlığıyla yansıtır. Kendi yorumunu katmamaya çalışır.

Bakış Açısı

  • Roman, hikâyede, anlatma sırasında, olaylar ve durumlar herhangi bir anlatıcının değerlendirmesinden veya gözünden verilir. Dolayısıyla anlatıcının bilgisi, kültürü, deneyimi ve değerleri, olayların anlatılmasında etkili olur. İşte anlatıcının sahip olduğu bu konuma “bakış açısı” adı verilir.
  • Bakış açısı, anlatma esasına bağlı metinlerde olay zincirinin ve bu zincirin meydana gelmesinde kullanılan mekân, zaman, şahıs kadrosu gibi unsurların kim tarafından görüldüğü, idrak edildiği ve kim tarafından, kime aktarılmakta olduğu sorularına verilen cevaptır.
  • Roman, temelde bir dil sanatı olmasına rağmen, bakış açısı dilden de önce gelir. Bakış açısı bir yöntem, dil ise bu yöntem dâhilinde olayları anlatma, sunma sorunudur. Bir romancı, tıpkı bir mimar gibi, anlatımı gerçekleştirecek kişiyi (anlatıcıyı), bu kişinin konumunu (duracağı yeri) ve yine bu kişinin, olaylara, hangi noktadan ve nasıl bakacağını (bakış açısını) belirlemek zorundadır.
  • Bir romancı, anlatı sisteminin temel esprisini teşkil eden ‘anlatma’ olayını gerçekleştirmek için, modern romanın gelişimine paralel olarak gündeme gelen bakış açılarından birini tercih etmek durumundadır. Bu tercih, doğal olarak, sıradan bir tercih değildir. Olayların kapsamı, anlatı sisteminde yer alan kişilerin işlevleri, dil ve üslup, nihayet verilecek mesajla ilgili olan bir tercihtir bu. Romancı; konu, kişi, çevre ve eşyayı hakkıyla anlatmak, tanıtmak için uygun bir bakış açısını seçer ve anlatımı, seçilen bu bakış açısının konum ve işlevine göre biçimlendirir.
  • Anlatmaya bağlı metinlerde genel olarak “hâkim”, “kahraman” ve “gözlemci” olmak üzere üç çeşit bakış açısı kullanılır:

a) Hâkim Bakış Açısı

  • Çeşitli kitaplarda “Tanrısal bakış açısı” ve “ilahî bakış açısı” olarak da adlandırılır. Temel olarak “her şeyi bilme” esasına dayanır, yazara geniş imkânlar sunar. Yazar, böylece adeta “Tanrı gibi” her şeyi bilir, görür, sezer; geçmiş ve gelecekten haber verir
  • Yazar, romandaki bütün olay ve kişilere hâkimdir. Yazar, kahramanların zihinlerine, iç dünyalarına girer, gizli kalmış duygu ve düşüncelerini ortaya çıkarabilir.
  • Hâkim bakış açısını kullanan anlatıcı, görevini yerine getirirken kendini gizlemek gereğini duymaz; varlığıyla sesi ve etkileme gücüyle her yerde hazır ve nazır olduğunu hissettirir. Onun görmediği, bilmediği, sezip anlamadığı hiçbir şey yoktur. O, hangi yönden bakılırsa bakılsın, insanüstü donanımlı, “erişilmez” bir varlıktır. Anlatı sisteminin her yerinde bulunduğu gibi, bu sistemin vazgeçilmez ögeleri (insan, olay, zaman, mekân vs.) üzerinde sonsuz tasarruf hakkına sahiptir.

b) Gözlemci (Müşahit / Objektif) Bakış Açısı

  • Anlatıcı, kahramanların gizli ruh hallerini, düşünceleri hakkında bilgi sahibi olmadan olaylar ve kahramanları bir kamera gibi anlatmasıdır.
  • Anlatıcı, sadece gördüklerini yani gözlemlerini aktarır, kişilerin iç dünyasını yansıtmaz.
  • Gözlemci bakış açısını “yansız” yani tarafsız bir bakış açısıdır. Yansız anlatım tutumu, tasvir (betimleme) ve -özellikle- diyalog pasajlarında dikkati çeker. Bu pasajlarda anlatıcı, adeta bir seyirci gibi (ama objektif kalmaya özen gösteren, duygusallıktan uzak bir seyirci gibi) davranır ve gördüklerini yansıtmaya çalışır.

 

c) Kahraman Bakış Açısı

  • Anlatıcının, roman figürleriyle özdeşleşmesi, “dünyası ve hayatı onların gözleriyle görmesi, onların bakışıyla algılaması”yla gerçekleşir. Bu yöntemde; kişi, çevre veya nesneyi gören roman kahramanıdır ancak görüleni aktaran anlatıcıdır. Anlatıcı, kahramanın zihin perspektifinden çevreye bakar ve yine o zihnin kavrama gücüne denk düşen bir bakışla gördüklerini anlatır. Anlatıcı gördüklerini ve duyduklarını anlatır.
  • Otobiyografik yöntemin hâkim olduğu romanlarda uygulanan bir bakış açısıdır. Otobiyografik romanlarda “anlatıcı” ile “anlatılan” aynı kişidir. Kahraman bakış açısında “birinci kişi anlatıcı” kullanılır. Tekil bakış açısının kullanıldığı romanlarda “ben anlatım” biçimi hâkimdir. Kahraman bakış açısının kullanıldığı eserlerde yüklem “birinci kişi” (ben) ile çekimlenir.
  • Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” romanında bu teknik başarıyla uygulanmıştır.




Liselere Giriş Sınavı (LGS)
6 Haziran 2021 Pazar

Temel Yeterlilik Sınavı (TYT)
19 Haziran 2021 Cumartesi

Alan Yeterlilik Sınavı (AYT)
20 Haziran 2021 Pazar